Mplanlama---Mustafa Erşahin---muzo_xd@hotmail.com
   
 
  Haberler

"ORMANLARIN, DERELERİN, KIYILARIN VE YAYLALARIN GÖZDEN ÇIKARILMASI, VATANIN GÖZDEN ÇIKARILMASIDIR"
Necati UYAR TMMOB Şehir Plancıları Odası Genel Başkanı tarih 25.12.2010, 01:46 (UTC)
 "ORMANLARIN, DERELERİN, KIYILARIN VE YAYLALARIN GÖZDEN ÇIKARILMASI, VATANIN GÖZDEN ÇIKARILMASIDIR"

Son günlerde birbiri ardına gündeme taşınan yasa tasarıları bir bütün olarak değerlendirildiğinde; başta ormanlar, dereler, kıyılar, yaylalar ve doğal sit niteliği taşıyan alanlar olmak üzere, vatan toprağının özenle korunması gereken bölümlerinin büyük bir tehlikeyle karşı karşıya kalacağı görülmektedir.

Büyük bir hızla sürdürülen, Orman Kanunu'nun 2.b maddesi kapsamında arazilere yönelik çalışmalar, TBMM Gündemine taşınmış olan Tabiatı ve Biyolojik Çeşitliliği Koruma Kanunu Tasarısı bir bütün olarak değerlendirildiğinde, doğa koruma açısından sistematik bir gerilemeye karşılık gelmektedir.

Orman Kanunu'nun 2.b maddesi uyarınca, işgale uğramış ormanların orman sınırı dışına çıkarılması ve işgalcilere satılmasıyla, basit bir hesapla ülkemizde 150 yıl boyunca yangınlarda kaybedilenden daha fazla orman alanı, yeniden kazanılmamak üzere yitirilmiş olacaktır.

Orman Kanunu'nun 2'nci maddesi b bendi gereğince orman sınırları dışına çıkarılan alanlara yönelik çalışmalar il müdürlükleri aracılığıyla, 3402 sayılı Kadastro Kanunu'na 27 Ocak 2009'da Resmi Gazete'de yayımlanan 5831 sayılı Kanun ile eklenen Ek-4'üncü madde uyarınca iki yıla yaklaşan bir zaman diliminde "sessizce" sürdürülmektedir.

Çalışma kapsamında, bir yandan 2.b maddesine konu olan alan sınırları güncellenir ve genişletilirken, diğer yandan Orman Kadastro Komisyonları tarafından hazine adına orman dışına çıkarma işlemi kesinleşen yerlerin de "fiili kullanım durumlarına göre" (işgalci paylaşımına göre) kadastroları tamamlanmakta, söz konusu alanlar işgal edenlere satılabilir duruma getirilmektedir.

Geçmişte satışa ilişkin düzenlemenin kadastro çalışmaları tamamlanıncaya kadar Anayasa Mahkemesi tarafından iptal edilmiş olması dikkate alınarak, bu kez 473.418 hektar büyüklüğe ulaşan bu alanların zaman alacak olan kadastro çalışmaları, Kadastro Kanunu'nda yapılan değişiklikle öncelikle başlatılmıştır. Çalışma tamamlandıktan ve söz konusu alanlar satılabilir parsellere dönüştürüldükten sonra, anayasaya aykırılığı tescilli satışa yönelik düzenlemenin yeniden TBMM'den geçirilmesi ve olası bir Anayasa Mahkemesi kararı çıkıncaya kadar satışın tamamlanmasının amaçlandığı anlaşılmaktadır.

Yaz aylarında 2 hektar orman arazisinin yanması sonrasında, ekran karşısında "ağıt yakan" ülkemizde, 2010 yılı verileri esas alındığında (3.000 hektar/yıl orman yangını) 150 yıl boyunca yaşanan orman yangınlarında kaybedilen alandan daha fazla orman alanı bir kararla ortadan kaldırılmak istenmektedir. Bu girişim, orman yangınları ile mücadelede, bir metrekare ormanın yitirilmesini engellemeye çalışırken yaşamını yitiren orman emekçilerinin kemiklerini sızlatacaktır.

Tabiatı ve Biyolojik Çeşitliliği Koruma Kanunu Tasarısı, var olan bir eksikliği giderme yönündeki iyi niyetli arayışların kötüye kullanılmasından daha çok, koruma çabalarının "yatırım" adı altında sürdürülen ve itiraz dinlemeyen "talan" anlayışına terk edilmesidir.

Kanun Tasarısı, amaç maddesinden başlayarak "yatırım" adı altında bu alanlara göz dikmiş olan "talan" örgütleyicilerine karşı teslim bayrağını çekmektedir. Yasada tek amaç koruma olması gerekirken, amaç maddesinde yer verilen "…ulusal ve uluslararası öneme sahip tabii değerlerin, biyolojik çeşitliliğin ve peyzajın muhafazası ile koruma kullanma dengesi gözetilerek sürdürülebilirliği…" biçimindeki "kullanmayı" amaç içine sokan düzenlemeler, ülkemizin en önemli doğal değerlerinin gözden çıkarıldığının belgesidir.

1996 yılında taraf olduğumuz Biyolojik Çeşitlilik Sözleşmesinden doğan yükümlülüğümüz nedeniyle, biyolojik çeşitliliğin ve tüm unsurlarının ülke çapında korunması zorunluluktur. Tüm ülke genelinde alan gözetmeksizin sözleşme hükümlerinin uygulanması zorunluluğu tasarıyı "genel kanun" niteliğine dönüştürmektedir.

Yapılan düzenleme ile "Milli Parklar Kanunu" ve "Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kanunu", gibi "özel kanun" niteliğine sahip yasalar tarafından korunan alanlar, "genel kanun" niteliğindeki bir düzenleme içine doldurularak, "Maden Kanunu", "Turizmi Teşvik Kanunu", "Organize Sanayi Bölgeleri Kanunu" gibi "özel kanun" niteliğini koruyan yasalar karşısında koruma kararları üstünlüğünü yitirmektedir.

Kanun Tasarısı"nın geçici 2'nci maddesi ile yapılmak istenen "…2863 sayılı Kanun kapsamında tescili yapılmış doğal sit ve tabiat varlıkları Ulusal Biyolojik Çeşitlilik Kurulu tarafından değerlendirilir ve bu Kanunda düzenlenen koruma statüsü özelliklerini taşıyanlara uygun koruma statüsü verilir, özellikleri taşımayanların ise mevcut statüleri sona erer..." biçimindeki düzenleme, Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Bölge Kurulları tarafından "doğal sit" olarak belirlenerek koruma altına alınmış, uzun yıllar baskılara, tehditlere rağmen ve bir çok bölgede "yargı kararlarıyla" desteklenerek korunabilmiş olan alanların, statüleri sonlandırılarak, rant uğruna gözden çıkarılması anlamını taşımaktadır.

Yasa tasarısı ile korunması gereken alanlar "biyolojik çeşitliliğe" indirgenirken, doğal sit ilan edilen alanlar için kullanılan geniş tanım olan "Jeolojik devirlerle, tarih öncesi ve tarihi devirlere ait olup, ender bulunmaları veya özellikleri ve güzellikleri bakımından korunması gerekli yer üstünde, yer altında veya su altında bulunan korunması gerekli alanlar" tanımı daraltılarak, özellikle jeolojik ve jeomorfolojik yapıları nedeniyle sit ilan edilmiş olan kıyılar, peri bacaları, yanardağ, volkan, lav akıntısı gibi oluşumları kapsayan alanların korunmasından vazgeçilmektedir. Bugüne kadar salt doğal sit niteliği nedeniyle yapılaşmadan korunmuş kıyılar, dereler ve göllerin çevresindeki alanlar tasarıyla "rant pazarı"na yeni ürün olarak sürülmeye hazırlanmaktadır.

Yasa tasarısı ile bilimsel çalışmayı zorunlu kılan, ulusal ve uluslar arası nitelikte değer taşıyan alanlara ilişkin karar alma yetkisi 14'ü bürokratlardan oluşan 20 kişilik kurula verilmekte, ülkemizin en önemli doğal değerleri, görevleri koruma kararlarıyla çoğunlukla çelişen, bu alanlardaki tahribatta en önemli paya sahip olan "Devlet Su İşleri Genel Müdürü", "Maden İşleri Genel Müdürü", "Enerji İşleri Genel Müdürü"nün de içinde bulunduğu "yönetici bürokratlara" emanet edilmektedir. Yasalaşması halinde böylesi bir düzenleme, 87 yıllık Türkiye Cumhuriyeti'nde alınmış en koruma karşıtı karar olarak tarihe geçecektir.

Biyolojik çeşitlilik üzerine kurgulanan Yasa Tasarısında kültürel kaynak değerlerine hiç yer verilmezken, "doğal özelliklerin" yanı sıra sahip olduğu "kültürel değerler" nedeniyle milli park ilan edilmiş alanların statüleri de tartışmalı hale gelmektedir. Bu kapsamda, aşağıda yer verilen sorular benzeri sorulabilecek çok sayıda soruya düzenleme içinde net yanıtlar bulunabilmelidir.

· Türkiye'nin dünya ölçeğinde önemli milli parkları arasında bulunan ve kaynak değerini 1915 Savaşları gibi tarihsel, kültürel özellikler oluşturan "Gelibolu Tarihi Milli Parkı" statüsünde ya da sınırlarında bir değişiklik olacak mıdır?

· Benzer biçimde milli park ilan edilmiş olan "Troya Milli Parkı"nın ve Dünya kültür miras listesine alınması için UNESCO tarafından milli park ilanı şart koşulan "Göreme Tarihi Milli Parkı"nın statüsü ne olacaktır?

· Ulusal Kurtuluş Savaşımızın en önemli mekânlarından olan, Afyon'un Kocatepe'sini ve Kütahya'nın Dumlupınar'ını içine alan ve tarihi ve kültürel kaynak değerleri ile milli park ilan edilmiş olan "Başkomutan Tarihi Milli Parkı", tarihe mi karışacaktır?

· Ülkemizde "Tabiat Parkı" tanımının en önemli örneklerinden olan Polonez kültürünün tek mekânsal temsilcisi olan "Polonezköy Tabiat Parkı"nın statüsü ne olacaktır?

· Körfez kesimini de içine alan, deniz ekosisteminin de milli park sınırları içinde olduğu "Marmaris Milli Parkı" ranta terk mi edilecektir?

· Doğal özellikleri ile iç içe geçen kültürel özellikler ve "kadimden beri" sürdürülen yaylacılık faaliyetlerinin mekânsal yansıması olan yaylacılık alanlarına sahip olan "Kaçkarlar Milli Parkı"nın statüsü korunabilecek midir?

En az biyolojik çeşitlilik kadar önemli, özgün niteliklere sahip, doğa ile kültürün iç içe geçtiği bu alanlarda, "kültürel" kaynak değerlerinden nasıl vazgeçilecektir? Etle tırnak gibi iç içe geçen bu yapı birbirinden nasıl ayrılacak ve tümden statü dışına çıkarılacaktır?

Gündeme taşınan düzenlemelerin tasarıdaki haliyle yasalaşmasıyla ülkemiz "dolar" yeşilini "doğa" yeşiline tercih etmiş olacaktır. TMMOB Şehir Plancıları Odası olarak ilgilileri girdikleri bu yanlış yoldan dönmeye, doğal ve kültürel değerlerimizi sahiplenmeye, gözlemlenen bu mirasyedi yaklaşımı terk etmeye çağırıyoruz.

Değerli basınımızın ve kamuoyunun bilgilerine saygılarımızla sunarız.

Necati UYAR

TMMOB Şehir Plancıları Odası Genel Başkanı
 

Kentsel Planlama Kuramları
Melih Ersoy tarih 07.09.2010, 02:25 (UTC)
 Melih Ersoy'un Kentsel Planlama Kuramları kitabı, birçok şehir plancısının başvuru kaynaklarından bir tanesi. Özellikle akademik alanda çalışanların vazgeçilmez kaynakları arasında yer alan kitabı basan İmge Kitabevi tanıtımda şu satırlara yer veriyor: Geleceğe yönelik hedeflere ulaşmak amacıyla sistemli eylem programları hazırlama süreci olarak tanımlanan planlama, "yapısal zorunluluk" düşüncesinin yerini insanın özgür iradesinin alabileceğine, insanların yaşama müdahale edip ona egemen olabilecekleri anlayışına dayanır. Planlama, piyasa mekanizmasının belirsizliğine karşı yapıcı ve kurucu insan bilincinin öne çıkartılmasıdır. Kent planlaması ise kentsel alanların mekânsal oluşum ve örgütlenmesinin nasıl olacağını ve bu oluşum ve örgütlenme sürecinde izlenecek farklı müdahale biçimlerinin tasarlanmasını içerir. Kentsel alanlarda sanayi devriminin yol açtığı büyük toplumsal ve mekânsal sorunlara çözüm üretmek amacıyla ortaya çıkan ve bir müdahale aracı olarak kamusal boyutu belirleyici olan modern kent planlaması, özellikle 1960’lı yıllardan başlayarak, hem sağ ideologlar hem de Marksist kuramcılar tarafından yoğun biçimde eleştirilmiştir.Yeni liberal siyasaların güç kazandığı günümüzde devletin merkezi konumu sorgulanmakta, buna bağlı olarak da kamunun stratejik bir aracı olarak işlev gören toplumsal, iktisadi ve mekânsal planlama alanlarında kriz yaşanmaktadır. Bu derlemede, ortaya çıkışından başlayarak kent planlamasının tarihsel gelişimi, kuramsal boyutu vurgulanarak sergilenmeye çalışılmaktadır. Mart 2007, 1. Baskı
 

Allianoi Yeniden Gündemde !
ŞPO tarih 07.09.2010, 02:18 (UTC)
 Allianoi, İzmir 2 Numaralı Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma ve Bölge Kurulu'nun kumla kapatılarak su altında bırakılsın kararının ardından yeniden gündeme gelirken, olayı protesto eden sanatçı Tarkan'a Çevre ve Orman Bakanı Veysel Eroğlu'nun tepki vermesi, bütün ulusal basın ve medya organlarında tartışmalara yol açtı. Görevi "koruma" olan İzmir 2 Numaralı Koruma Kurulu, dünyada öneme sahip antik sağlık yurdunun kille kapatılarak su altında bırakılmasına onay vermiş, mahkeme bu kararı iptal etmişti. Bunun üzerine Kurul, kentin kumla kapatılmasını kararlaştırmıştı. Doğa Derneği'nin Türkiye'deki çeşitli duyarlı girişimlerine destek veren sanatçı Tarkan'ın Allianoi'ya dikkat çekmesi, kentin sular altında kalmasına neden olacak Yortanlı Barajı'nın savunucularından biri olan Çevre ve Orman Bakanı'nı kızdırdı. Eroğlu, sanatçıların bu işlere burnunu sokmaması gerektiğini söylerken, bilime önem vermek gerektiğini hatırlattı !

Allianoi, İstanbul ve İzmir'de çeşitli sivil toplum girişimlerinin ve süreç içinde Şehir Plancıları Odası'nın da başlıca ilgi alanlarından birini oluşturuyor. 2006'da ŞPO, Allianoi'u yerinde ziyaret etmiş, dönemin Oda Genel Başkanı Buğra Gökçe, NTV ve diğer basın kuruluşlarına Odanın duyarlılıklarını anımsatan açıklamalarda bulunmuştu. Odanın önümüzdeki günlerde kamuoyunu ilgilendiren bu önemli konuda ne gibi açıklamalarda bulunacağı merakla bekleniyor.
 

İmar Denetiminde Valiler ve Yetkileri
Oktay EKİNCİ tarih 13.08.2010, 18:54 (UTC)
 
Oktay EKİNCİ 04 Ağustos 2010 Cumhuriyet

Anayasa Mahkemesi’nin gözlerden kaçan bir kararı, belediye meclislerince alınan, kent, çevre ve topluma zararlı imar kararlarının, kaymakam ve valilerce “veto” edilmesine olanak sağlıyor. İlçe ve illerdeki “mülki amir”lerimiz bu haklarını, “kişisel”likten uzak “katılımcı” yöntemlerle kullanabilir; uzman sivil kuruluşlardan oluşan “demokratik denetim kurulları”yla uygulayabilirlerse, Türkiye’yi betonlaşmaya tutsak kılan “imar keyfiliği”ne etkin bir önlem alınabilir...
‘İmar düzeni’miz...

İmar yetkilerinin “yerel” olması aslında “evrensel” kuraldır; ancak bu yetkinin “bilimsel” ilkeler gözetilerek “toplum yararına” kullanılması da çağdaş şehirciliğin önkoşuludur. Çünkü kent planlaması bir “bilim”dir ve ancak toplumsal çıkarların gözetilmesiyle kamusal amacına ulaşabilir.

Dünyadaki örneklerde bu amacın gerçekleşebilmesi için, karar süreçlerinde “hükümet dışı uzman kurumlar” da yer alırlar… Örneğin üniversitelerin ya da meslek kurumlarının kent için “sakıncalı” buldukları bir imar planı belediye meclisinden geç(e)mez. Nadiren de olsa meclis ısrar ederse kıyamet kopar; kamuoyu ayağa kalkar...

Bizde ise üniversitelerin ve meslek kurumlarının yanlış buldukları hemen tüm imar düzenlemeleri yerel meclislerden bir çırpıda geçmekte; belediye başkanları da “ne yapalım, demokrasi” diyebilmektedir...

Çünkü imar yetkilerinin 1985’te belediyelere devredilmesinin gerekçesi, “12 Eylül darbesinden sonra demokratikleşmeye geçiş”in başlamasıydı... Ne var ki demokratikleşmede “ilk” ve “son” adımın neden imarda atıldığını ise 25 yıldır ne açıklayan var ne de sorgulayan...

Aynı yasada, bu yetkinin “planlı ve sağlıklı kentleşme” için değil, “imar rantlarının yerel kararlarla üleşilmesi” için belediyelere verildiğinin en açık göstergesi ise “denetimsiz”likti!..

Her yönüyle “bilimsel” ve “demokratik” ilkelerle kullanılması gereken “denetimsiz” bir yetkinin, “özel çıkarlar”a yarar sağlaması sonucunda, binlerce plan değişikliği “yasal dayanak”(!) buldu. Yaratılan kentsel tahribatın önlenmesi içinse meslek odaları ve duyarlı kuruluşların yargıya başvurmaları dışında başkaca bir denetim olanağı yıllardır sağlanmadı.

İşte şimdi gündemdeki anayasa değişikliği ile bu olanak da yok edilmek isteniyor. İktidar partilerinin belirleyeceği üyelerle oluşacak bir yargının, yönetimin yanlışlarına karşı açılan davalarda “bağımsız” davranamayacağı açık değil mi?

Katılımcı denetim

Anayasa Mahkemesi’nin 4 Şubat 2010’daki kararıyla, kaymakam ve valilere ‘belediye meclis kararlarını veto etme yetkisi tanıyan kanunu kaldıran düzenleme’ iptal edildi… Gerekçesinde, anayasanın 127. maddesindeki “idarenin bütünlüğü” ilkesinin kaymakam ve valilerce de gözetilerek, belediye meclis kararlarını buna göre denetlemeleri gerektiği vurgulanıyor.

Böylece, mülki amirlerin yerel meclis kararlarına ancak iptal davası açabileceklerini öngören düzenleme yetersiz bulunarak, hukuka aykırı görülen kararların eskiden olduğu gibi “veto” edilebileceği hükme bağlanıyor.

Yüksek yargının karara uygun yasa için TBMM’ye 1 yıl süre tanıdığı düşünüldüğünde, özellikle “imar” konularındaki denetim eksikliğinin de giderilmesi mümkündür.

Uygulamanın “kaymakam ve vali baskısı”na yol açmaması için, yeni düzenlemede üniversitelerden, meslek odalarından ve diğer uzman kurumlardan bir “denetleme kurulu” oluşturulabilir...

Böylece, aslında imar ve belediye yasalarında sağlanması gereken çağdaş, demokratik bir denetim süreci, hiç değilse kaymakamların ve valilerin sorumluluğunda başlatılarak, imardaki başıboşluk giderilebilir.

Yeter ki belediyelerimizin çoğunda egemen olan “demokrasi=imar özgürlüğü” anlayışının, bilim dışı ve çıkar amaçlı planlamaya “siyasal bahane” oluşturduğunu gizlemeyelim. İmarda “katılımcı” denetimin ise demokrasiye değil, yağmaya önlem olacağını artık görebilelim...
 

"Başını Kuma Gömen Anlayışın Tepkisi"
TMMOB Şehir Plancıları Odası tarih 13.08.2010, 18:50 (UTC)
 
TMMOB Şehir Plancıları Odasından Açıklama
"Başını Kuma Gömen Anlayışın Tepkisi"


Şehir Plancıları Odası Yönetim Kurulu tarafından, İ. Melih Gökçek yönetimindeki Ankara Büyükşehir Belediyesinin, Genelevin zor kullanılarak boşaltılması ve yıkılarak ortadan kaldırılmasına ilişkin yürüttüğü kabul edilemez süreçte, konuyu kamuoyu gündemine taşımak, yapılan yanlışa karşı tepkileri çoğaltmak amacıyla, "Kentler İstenmeyen Şeylerin (Genelevin) Halının Altına Süpürüldüğü Yerler Olmamalıdır" başlıklı bir basın açıklaması yayınlanmıştır.

Tümüyle Ankara Büyükşehir Belediyesinin genelevi "kirlilik" gibi gören, kentleri bu tür "kirlilikten arındırmak" gerektiğine inanan yönetim anlayışını eleştiren açıklamamız, genelevde yıkımların başladığı günden bugüne geçen uzun süre içinde, toplumsal sorumluluğu olduğu halde sessiz kalan, tepki göstermeyen, başını kuma gömerek yaşananları görmezden gelen kimi kesimler tarafından haksız bir biçimde eleştiri konusu yapılmıştır.

Odamız tarafından açıklama yapılıncaya kadar Ankaradaki genelev yıkımına ilişkin hiçbir söz söylemeyen, hiçbir eylemde bulunmayan, yaşanan ve yaşanacak olan sorunları görmezden gelmeyi tercih edenlerin, basın açıklamamızın özünde yer alan gerçekleri ve taşıdığı ironiyi göz ardı ederek, açıklamayı kendi ön yargılarıyla, kafaları kumdayken okuyup, son derece haksız bir biçimde bu konuda duyarlılık gösteren ve yaşanan toplumsal trajediye karşı sesini yükselterek, mücadele yürüten Odamıza tüm eleştiri oklarını yöneltmeleri de dikkat çekicidir.

Yalnızca geneleve ve genelev çalışanlarına yönelik müdahale biçim ve yöntemini eleştirmeyi, konuyu planlama disiplini açısından ele almayı amaçlayan açıklamanın, toplumsal cinsiyet konularındaki tüm tartışmalarda odağa konuluyor olması, en hafif deyimiyle haksızlıktır.

Diğer yandan tartışmanın ortaya konuş biçiminin ve hedefinin yanlışlığına rağmen, yaşanan gelişmelere tepkisiz kalanların, açıklamamızı gerekçe yaparak da olsa birikimlerini kamuoyu ile paylaşmış olması, söz konusu olumsuz gelişmelere karşı mücadeledeki yalnızlığımızın sona ermesi ve safların sıklaşması olasılığı olarak yorumlamayı tercih ediyor, suskunlukların bozulmasına neden olan gelişmelerin bu yanıyla da değerlendirilmesi gerektiğine inanıyoruz.

Ancak tüm tartışmalardan bağımsız biçimde şu gerçek açıkça bilinmelidir ki, temel insan haklarını önceleyen bir anlayışın planlama sürecini yönlendirmesini ilkesel olarak özümsemiş olan TMMOB Şehir Plancıları Odası Yönetim Kurulu, cinsiyet ayrımcılığını ve toplumsal cinsiyetin kentsel mekanı ve kentlileri planlama yoluyla dışlamanın bir aracı olarak kullanılmasını sonuna kadar reddeder.

Üyelerimizin ve Kamuoyunun bilgisine saygılarımızla sunarız.


Necati Uyar

TMMOB Şehir Plancıları Odası
Yönetim Kurulu Başkanı
 

<-Geri

 1 

Devam->






Bu sayfa hakkında yorum ekle:
Hangi kayda yorum yazmak istiyorsun?
İsmin:
E-mail adresin:
Mesajınız:

Anket
 


Kentsel dönüşümü destekliyormusunuz?
Evet
Hayır
Uygulama yanlış...
Daha iyi olabilir...

(Sonucu göster)


Reklam
 
Takvim & Saat
 
Gazeteler
 
Burak Erşahin
 
Ben Burak Erşahin bu sitenin kurucusunun kardeşiyim...
Uydu Görüntüsü
 

http://mplanlama.tr.gg/Hakk%26%23305%3Bm%26%23305%3Bzda.htm

Anasayfa Yap
 
Bugün 1 ziyaretçi (12 klik) kişi burdaydı!
=> Sen de ücretsiz bir internet sitesi kurmak ister misin? O zaman burayı tıkla! <=
Dokuz Eylül Üniversitesi--Mimarlık Fakültesi--Şehir Ve Bölge Planlama Mustafa Erşahin--muzo_xd@hotmail.com